Ya Siz?

Nisan 4, 2012 Yorum yap

Ben sizlerle kırka yakın şarkı paylaştım ve onların bana hatırlattıklarını. Şimdi sıra sizde:

- Sizde derin iz bırakmış bir şarkı var mı? Bizlerle anısını birkac cümlede paylaşmak ister misiniz?

Şarkısız kalmayın…

Kategoriler:Müzikli Anılarım

Tarkan – Her Nerdeysen

Ekim 13, 2011 1 yorum

Kapının önünde kocaman bir paket. Fransa’dan. İnanamıyorum Bernard’ın yaptığına. İnsanın sevemeyeceği birinden Sevgililer Gününde hediye alması ne menem bir şey. Hiç açmayıp geri mi göndersem acaba? Dayanamıyorum. Taşıyorum ebatına bakıp ağır tahmin ettiğim tüy siklet kutuyu, oturma odamın ortasına. Bakalım içinde ne var?

Herşey geçen Eylül başlamıştı. Tek başıma çıktığım Fransa tatilinde Marsilya’da karşılamıştık. Bir kafede karşı masalardan birbirimize bakışmış, beş dakika içinde de koyu bir muhabbete dalmıştık. Bir yaz aşkı dilemiştim geziye çıkarken. İstediğim oluvermişti. Nasılsa günler sayılı diye kayıtsızca salmıştım kendimi aşkın dibine…

Duygu yoğunluğunda beni bile sollayan bir tipti Bernard. Doya doya geçirmiştik beş günü birlikte. Tren istasyonunda minnettar öpücüklerle elveda demiştim ona, bu güzel anı icin. Tren yavaş yavaş İspanya sınırına doğru giderken içimden bir teşekkür de kadere etmiştim, biten aşkın tadı damağımda. Bulaşmadan sevdanın karasına bitmişti bu hikaye.

San Francisco’ya döndüğümde yaşadıklarımı uçarı bir kaçamak olarak anlatırken eşe dosta, bir mesaj aldım Bernard’dan. “Sevgilim sen gideli bir ay oldu. Aklım hala sende. Yanına gelebilir miyim?” Sevgilim? Aklım sende? Beş gün içinde kim kimin zihninde böyle derin iz birakabilir ki. Gülüp geçtim. Ben onun Marsilya misafirperverliğini unutmadan gelip buraları gezmek istiyordu, zahir. “Kapım hep açık kısa bir ziyarete,” dedim. Elimde olsa “kısa” kelimesinin altını çizerdim.

10 gün içinde SF havaalanındaydı Bernard. Bir hafta kalmak için. Zaman kısa deyip bıraktım yine işi akışına. Dopdolu yaşadık. Şehrin sevdiğim yerlerini paylaştım onunla, arkadaşlarımla tanıştırdım. Aramızdaki önlenemez çekimin tadını çıkardık.

Gideceği günün sabahında “Özgür, imkansız biliyorum ama Fransa’da yaşıyor olsaydık sana şu anda evlenme teklif ederdim” dedi. Ciddiye almadım. Arada onca mesafe varken, boş laf kolaydı. Temkinli bir şekilde ayıltmak için onu “Bernard, birbirimizi tanımıyoruz. Bizde bir laf vardır: Sarımsağı gelin etmişler, 40 gün kokusu çıkmamış”. Parmaklarıyla biraz hesap yaptıktan sonra masum masum yüzüme bakıp “Yani 28 gün daha mı birlikte geçirmemiz gerekiyor” demez mi? Kahkahalarla gülüştük.

Şaka etmiyormuş. Fransa’ya varır varmaz bana telefon açtı: “Yeni yılda tekrar gelebilir miyim?” “Gel tabii ki” dedim. Sonra ekledim “ama işlerim yoğun olacak bu sefer”. Maksat araya biraz mesafe koymak. İlgisinden ne kadar hoşlansam da uzun soluklu aşk yaşama niyetinde değildim onunla.

Geldi, üç haftalığına. Ve farkettiği uzaklığı aşmak için elinden geleni yaptı. Gündüzleri ben işteyken Türkçe öğreniyor, bol bol Tarkan, Sezen Aksu dinliyordu. Akşamları birbirinden güzel Fransız sofraları donatıyordu, mum ışıklı. Bir akşam elleriyle yaptığı kırmızı şarap soslu tavşanın sonrasında kıvama geldiğimi düşünmüş olmalı ki konuşmaya başladı. Uzun ve melodramatik bir aşk ilanının üstüne “Özgür, San Francisco’ya taşınmak istiyorum” deyince neye uğradığımı şaşırdım.

Çok uzamıştı bu iş. “Bernard, tabii ki taşınabilirsin. Ama gelirsen kendi başının çaresine bakarsın,” attım kestirip. O ise “Sevgilim, ben senin için bir okyanus aşacağım, sen bana tavır koyuyorsun,” dedi söylediklerimi anlamazdan gelircesine. Ardından girdiğimiz desibeli ve içeriği gümbürtülü tartışmayla erken sonlandırdı gezisini. Küskün Fransa’ya döndü.

İyi artık aramıyor diye sevinirken, şimdi bu paket? Açıyorum. Kalp şeklinde on kadar kırmızı balon. Her birinin üzerinde Türkçe bir kelime yazıyor:
Olsun, Öyle, Zaman, Olsun, Kalbim, Peki, Kırılan, O
Bir süre aval aval bakıyorum ne diyor bu deli diye. Bir bulmaca gibi balonları sıradan sıraya geçirirken çözüyorum mesajını:

Ayrılmışız sonunda…

Kategoriler:Müzikli Anılarım

Yeni Türkü – Telgrafın Telleri

Ekim 4, 2011 5 yorum

Günün son dersinden çıkar çıkmaz ikinci kattaki lobiye koştum. Bizimkilerden mektup bekliyorum. İki hafta önce göndermişlerdi. Ha geldi, ha gelecek. İstediğim karışık kaset de içinde. Türkiye’den geldiğimden yana geçen üç aydan seçme şarkılar. Utanmasam kampüsteki posta kutumun yanına çadır kuracağım.

Ve beklediğim burda. Saman kağıdı zarf binlerce kilometre yola dayanamamış sanırım, paramparça. Türk postası mı, yoksa Amerikan postası mı akıl etmiş bilmiyorum ama birileri sağolsun naylon poşete koymuş. Alelacele açmaya yelteniyorum ilkin. Dur diyorum sonra kendime: Evimde, odamın huzurunda açayım.

4:15 otobüsüne yetişebilirim. Sabırsızım içime çekmeye kardeşimin el yazısında bana ulaşan memleket kokusunu. Kaçırırsam otobüsü, sonraki için bir saat daha beklemem gerekecek. Ev arkadaşım gelmeden varabilirsem, zarfın içinde ellerimle yokladığım kasedi son ayar dinleyebilirim.

Otobüs şoförü her zamanki gibi inci dişli kocaman bir gülümseyle karşılıyor beni: “How you doin’ today, sir?”. Hala alışamadım şu Amerikalıların birbirleriyle selamlaşmalarına. Madem nasıl olduğumu gerçekten merak etmiyorsun, neden hal hatır soruyorsun arkadaş?! Birkaç hafta her “Naber?” diyene hayat hikayemi anlatmaya çalıştıysam da çabucak öğrendim, bu bir sorudan çok bir karşılama sekli.

İstemeden yadırgıyorum. Halbuki hiç bir şey bana koymayacaktı, söz vermiştim kendime Amerika’ya gelirken. Üzülmeyecektim yalnızlığıma, bu macerayı ben istemiştim. Yine de insan birilerinin gözlerinin içine bakarak yürekten “Nasılsın?” demesini istiyor arada bir. Neyse, bugün pek takmıyorum. Elimde annemin, babamın sesini taşıyan mektup. Sırt çantama bile koyamadım. Sımsıkı tutuyorum iki elimle dizimin üstünde.

Eve girince bir oraya bir buraya koşturuyorum. Herşeyin mükemmel olmasını istiyorum. Önce daha rahat bir şeyler giyiyorum üzerime. Pencereleri açıp havalandırıyorum odamı. Kampüsten yarım saat uzakta, izbe sapa bir yer oturduğum yer, ama en azından yemyeşil etrafı. İçerisini ağaç kokusu dolduruyor bir çırpıda.

Tek kişilik yatağıma uzanıyorum. Hazırım. Zarfı saran poşedi makasla açıyorum. Bir iç geçiriyorum; poşetten yayılan hava nereye ait acaba? Yatağın kenarındaki teybin içine yerleştiriyorum kasedi. Hiç duymadığım şarkılar odama birer birer misafirlik ederken, kardeşimin doktor adayı yazısını çözdükce keyifleniyorum.

Sıradışı bir havadis yok bizimkilerden. Aynı hamam aynı tas. Mektup öbek öbek sevgi sözcükleriyle dolu felan da değil. Ne var ki her satırı yanağımı, saçımı okşuyor sanki. Annemin şefkati, babamın huzuru, kardeşimin neşesi kelimelerle kağıttan havalanıp başucuma konuyorlar.

Amerika’ya geldiğimden beri ender hissettiğim bir haz tesirinde kasedin arka yüzünü çeviriyorum. “Kuşlar” diyor Edip Akbayram yıllanmayan yorumuyla. Sözü, müziği içime işliyor şarkının. Haftalardır büyük bir güç gösterisiyle dik duran omuzlarım tel tel çözülüyor. Boğazımda birşeyler yumrulaşıyor. Bastırmaya niyetliyim. Nedense dağılmak istemiyorum.

Allah’tan şarkı bitiyor. Sırada: “Telgrafın Telleri” Bir kadın söylüyor her kimse. Azıcık açılayım diye kalkıyorum yataktan; bir başıma oynamaya odamın ortasında. Kaldırıyorum havaya kollarımı.

Şarkının düzenlemesi bir hoş olmuş. Kadın solist özlemle “Yanıma gel yanı yanı başıma” dedikçe, bir erkek sesi isyankar karşılık veriyor “Ne binerim vapura ben. Ne de dönerim geri”. Bu düeti dinlerken kollarım gitgitde ağırlaşıyor, oynayamıyorum. Odanın ortasına yığılıyorum şarkının üçüncü kıtası başlarken.

Elim dilim tutuklu, yüreğim ağır. Kalkamıyorum ne kadar istesem de. Ben vapura binmek, geri dönmek istiyorum.

Kategoriler:Müzikli Anılarım

Arif Sağ – Alçakta Yüksekte

Eylül 26, 2011 Yorum yap

Apartmanın girişindeki zile ısrarla basıyorum. Güneşli bir Pazar öğleden sonrası. Süha uzatıyor kafasını pencereden.
“Geliyor mu Fevz’abim?”
“İnicek birazdan”
Griyle siyah arası, benim fare tüyü renkli dediğim, metalik boyalı Reno arabanın bir kenarına dayanmak istiyorum. Of! Sıcaktan kızışmış kaporta. Arabanın camından içeri göz atıyorum. Acaba hangi kasetler var?

“Arif Sağ dinliyoruz bugün” diye bir ses geliyor arkamdan. Sallapati adımlarla bana yaklaşan Fevz’abim. Beni iyi taniyor.

Nurdan Ablam ne denli anne yarımsa, kocası Fevz’abim de o kadar ikinci babam. Altı yaşımda yarılan alnıma dikiş atılması gerektiğinde beni kollarında hastaneye taşıyan o. İlkokul sonunda müsameremi babamlarla en ön sıradan izleyen. Bayramlarda annemle babamdan sonra ilk elini öptüğüm. Üstelik en çok harçlık veren. Tabii ehliyet almak, araba kullanmayı öğrenmek istediğim zaman akla ilk gelen kişi de o.

“Hazır mısın?” diyor gülerek. Çekik gözlerini yumuk yumuk yapan sigaradan sararmıs gülümsesi hep içimi ısıtır. “İnşallah” diyorum güvenli görünmeye çalışarak. Ama tırsıyorum içten içe. Yıllardır Türkiye’nin dört bir yanına bizi taşıyan emektar Reno’yu süreceğim. Ya kaza yaparsam. Ya motoru bozarsam. Hissetmiş olmalı endişemi: “Sakın korkma. Rafinerinin oralara gideceğiz. Yolları dümdüz, hem trafiği de azdır.”

Önce o direksiyonda. Arabayı şehir dışına doğru sürerken bir taraftan da anlatıyor. “Motorun sesi sana söyler zaten vites istediğini.” “Mesela bu yokuş üçte çekmiyor.” Gözlerimle pür dikkat vitesi ne zaman, nasıl değiştirdiğini takip ediyorum. Kulaklarımsa söylediklerine odaklanmış değil aynı derecede ; Arif Sağ’ın “Halay” albümü calıyor ya!

20 dakika sonra boş bir alana geliyoruz. “Geç bakalım, Özgür Bey” diyor. Hem dalga, hem teşvik var babacan sesinde. Oturuyorum şoför koltuğuna.
– Önce fren, sonra debriyaj, tamam mı?
Birinci denemede büyük bir gümbürtüyle duruyor araba.
– Araba boşta mı?
– Aaa! Diilmiş, diyorum İnek Şaban edasıyla sırıtarak.
İkinci seferde yine tekliyor araba, bu sefer daha az dramatik bir tangırtıyla.
– Debriyajdan çok yavaş çekeceksin ayağını güzelim.
Çekinerek üçüncü kez deniyorum. Yine durunca araba:
– Yav şu müziği kapatalım dur, diyor Fevz’abim. Sen şimdi Arif Sağ’a konsantre olmuşsundur motor yerine.

Epeyi cebelleşiyorum Reno’yla. Arada yer değiştiriyoruz. Sabırla bana tekrar tekrar gösteriyor neyin nasıl yapılacağını. Olayın mekaniğine ısınıyorum az da olsa. Önce arabayı stop ettirmeden kaldırmayı beceriyorum, sonra birinci vitesten ikiye hırpalamadan geçmeyi. Öyle anında Formula 1 adayına dönüşmüyorum masal misali. Ama bir-birbuçuk saat sonunda iyi kötü kontrolum altına alıyorum bu dört tekerlekli gri devi.

Yoruluyorum. Fevz’abimi de çok yormak istemiyorum. Adamcağızın Pazar gününün içine etmeyeyim daha fazla. “Gidelim eve. Sağol Fevz’abi. İyi oldu bu” diyorum arabayı bir kez daha sarsarak durdurduktan sonra. “Yok” diyor beni şaşırtarak. “Sür baraja doğru. Üçüncü vitesi dene bir de” Benim bu dersten bunaldığım kadar o sıkılmamış benden anlaşılan.

Rahatlatıyor beni bu isteği. Arabayı ikiletmeden kaldırıyorum. Bir, iki derken üçüncü vitese atlıyorum sorunsuz. Önümde uzun ince uzanıyor yol. Kabarıyorum bir nebze: “Açalım mı Arif Sağ’ı”. Tek söz etmeden “play” düğmesine basıyor teybin, bir sigara yakıyor. Sırada en sevdiğim türkü:

Biraz daha mı büyüyüverdim ne? Yavaş yavaş gaza basıyorum. Yol kıvrılmaya başlayınca nedense bir sağa bir sola savruluyor araba.
– Hızlı giderken gerek yok o kadar kırmana direksiyonu, diyor. Milimetrik oynatsan yeter Özgür’üm.

Aslan Fevz’abim.

Kategoriler:Müzikli Anılarım

Klips ve Onlar – Halley

Eylül 16, 2011 Yorum yap

Camekanlı vitrinlerin ilkinde iki büyük karton kutu. Kutunun birinde teksir kağıdı inceliğinde kaşar, diğerinde nerdeyse saydamlık derecesinde sucuk dilimleri. İki kutu da tost malzemesi olarak hazırlanmış. Bir yandaki vitrinde üstüste dizilmiş, Ülker’in Eti’nin bisküvileri, çukulataları. “Bi paket çubuk kraker, lütfen” diyorum. Aslında açım ve karışık tost almak istiyorum ama, cebimdeki para yetmez. Babamın memleketten gönderdiği parayı ancak Pazartesi alabileceğim iş arkadaşı Erhan abinin bürosuna giderek.

Kantin dolup taşıyor. Cumartesi akşamları böyledir zaten. Evci çıkmayan yatılıların okulda olması gerek günün son yoklamasında. Akşam vakti daracık alana sıkıştırılan kanı deli gençlerin en büyük eğlencelerinden biri televizyon. Yatılı okulun herkese açık tek televizyonuysa kantinde. O yüzden her Cumartesi bir curcuna, bir karmaşa.

Bu Cumartesi diğerlerinden farklı. Elle tutulur bir heyecan var ortalıkta. Çünkü Erovizyon Şarkı Yarışması televizyonda. Gözler ve kulaklar ekranda. Pür dikkat çıkan ülkeleri ve şarkıcıları takip ediyoruz. Birkac kişinin elinde o günkü gazetenin verdiği liste: Hangi ülke? Kaçıncı sırada? Hangi şarkıyı söyleyecek?

Yarışma naklen. Her zamanki gibi Bülent Özveren sunuyor. Bu yıl çok ümitliyim. Halley pek bi güzel. Klasik Erovizyon temaları taşıyor: barış, kardeşlik filan. Üstelik arada değişik dillerde “Merhaba” diyorlar. İlk ona kesin gireriz bence. Hic başımıza gelmemiş, kimsenin inanası yok kehanetime. Üst sınıflardan birkaç kişiyle iddiaya giriyoruz: kolasına.

Kraker paketimi açmıyorum Türkiye çıkana kadar. Kantinde büyük bir alkış kopuyor, bizimkilerin görüntüsü ufak ekrana yansıdığında. Herkes mest, şarkımızı dinliyoruz. Ben de çubuk krakerleri yavaş yavaş yemeye başlıyorum. Ama hepsini birden bitirmiyorum.

Şarkı bittiğinde havası bayatlamış, penceresi az kantinde belirgin bir gevşeme. Sanki sahneden hep birlikte inmişcesine rahat bir nefes alıyoruz. İzlemeye devam ediyoruz ama dikkatler biraz dağılıyor. Kimi okulun bahçesine çıkıyor biraz. Muhabbete koyuluyor çoğu. Ta ki…

Ta ki oylama kısmı gelinceye dek. Saat geceyarısını geçiyor. Normalde bu saatte kantinin kapanmış ve bizim yatmış olmamız gerekir. Ama Erovizyon için bir istisna yapıyor nöbetçi müdür yardımcısı. Hepimiz yarı uykulu gözlerle bekliyoruz. Bakalım bize kim kaç puan verecek?

Norveçli sunucu birer birer ülke jürilerine bağlanıyor, sonuçları almaya: Cörmeni tu poyints, Alamanya dö puan. Puanlama esnasında gerilim yüksek kantinde; milli maç izler gibi ateşli yorumlar yapıyoruz bir ağızdan. “Aslan Yugoslavlar 12 puan verdi! Kan çekiyo demek ki!” “Abi, sana demedim mi Fransızlar bize zırnık koklatmaz diye”

Ben huşuyla izliyorum sayılarla oynanan yarı müzikal, yarı politik bu oyunu. Yarışmanın şarkılar kadar sevdiğim bu oylama kısmını. Açlığımı tam bastırmasa da kalan krakerlerimi yiyorum sindire sindire. Türkiye her puan aldığında tüylerim diken diken oluyor. Hatta arada kameralar Klips ve Onlar’a kayıverirse, azcık gözlerim doluyor. Milli gurur mu artık nedir bilmiyorum.

Nerdeyse bir saat sürüyor oylama. Birinci olan şarkı Belçika’dan. Gerçekten hepimizin kalbini fethediyor gencecik sevimli bir kız “Jemi Jemi Levi” diyerek. Ama asıl sefayı Halley yaşatıyor bizlere. Ülkemiz dokuzuncu oluyor, onca yıldır en iyi derecemiz.

Uykum açılıyor. Girdiğim iddiaları kazanmışım. Pazartesiye dek beş kuruşum kalmamış olsa da umrumda değil. Göğsüm kabarmış, şarkımızı söyleyerek yatakhanenin yolunu tutuyorum:

Kategoriler:Müzikli Anılarım

Moğollar – Sihirli Ay

Eylül 9, 2011 1 yorum

Siyah önlüğümün düğmelerini ilikliyorum, ağırkanlı bir şekilde. Pencereden bakıyorum. Dumanlı, gri sonbahar havasının yükü üzerimde gibi. Saat 10 olmuş, kahvaltımı etmişim ama tam uyanamamışım besbelli. Üstelik bu yıl öğlenciyim. Ya bir de sabahcı olsaydım! O zaman gör işkenceyi…

Birazdan çıkacağım evden. Annem titizlikle herşeyin üzerinden bir kez daha geçiyor, mutfakta beslenme çantamı hazırlarken. “Defterlerinin hepsini koydun mu çantana? Sonra yarı yoldan dönme nefes nefese”. “Koydum anne” diye bağırıyorum oturma odasından yüksek sesle mutfağa doğru. Sonra hızla tekrar göz atıyorum çantaya; her ihtimale karşı.

“Bak, yatak odasındaki çekmecede temiz mendiller var. Onlardan git koy önlüğünün cebine.” Koşuyorum yatak odasına, çekmeceyi açıp hepsi birbirine benzeyen bembeyaz mendilleri birer birer elliyorum. Tırnaklarım acıyor. Bugün Pazartesi, öğretmen tırnak kontrolü yapabilir diye kökünden kesti hepsini annem sabah. Kanattı da birini. Zoru neyse… En dipten kesene ödül var sanki.

Elimde mendil mutfağa giriyorum. Beslenme çantama bir dilim ekmek, bir haşlanmış yumurta, bir elma koymuş annem. Şimdi de büyük bir itinayla sabunlu bir el bezini naylon poşete sarıyor, yemekten sonra ellerim ve ağzım için. “Yumurtaya kızmıyor Yüksel Hanım, di mi oğlum?” soruyor cevabını bile bile. İlkokul öğretmenimiz iki hafta önce bir liste göndermişti evlere. “Çeşitli nedenlerden dolayı yavrularımızın beslenme saati için şu yiyecekleri getirmemelerini rica ederim.” Listenin başında muz. Görür görmez yapıştırmıştı annem “Haklı kadın tabi. Gücü yeten var, yetmeyen var. Hepiniz çocuksunuz sonunda. Bi canı çeken olur”

Evden çıkmadan son rötuş, önlüğün beyaz yakası takılıyor boynuma. Her zamanki gibi annem çok kolalamış ütülerken yakayı! Tüm gün boynumu kesecek. Kaç kere söyledim, dinlemiyor. Yok efendim neymiş? Daha tertipli görünüyormuş. Öyle olsun.

Tüm hazırlıklar bitince yola düşüyorum. Okul çantam sırtımda, beslenme çantan elimde. Apartman binasından çıkıp da güz sabahının rüzgarı çarpınca yüzüme açılıyorum az. Şimdi bir saat Esm’ablamı ziyaret edeceğim okula gitmeden. Evleri okul yolu üzerinde.

Bodrum katındaki küf kokulu, az ışıklı evlerini boydan boydan kaplamış radyodan gelen sesler. Oturma odalarındaki komodinin üstünde duran heybetli transistörlü radyodan. Esm’ablamın gözleri dumanlı, Radyo Tiyatrosu yeni bitmiş olmalı. Yine kaptırıp gitmiş kesin, radyodaki arkası yarın tarzı pembe dizi tadındaki piyese.

“Gel Özgür gel” diyor anaçca kucaklayarak. “Aç değilim” diyorum hemen, yiyecek ikramına alışkınım. “Oturmaya geldim,” istemiyorum annemin özenle hazırladığı kıyafetlerimi yemek lekesi yapmayı. Aklımı okuyor Esm’ablam, “Dur önlüğünü yakanı çıkar da ben sana bir dilim revani keseyim”.

Alıyoruz ikimiz de onun meşhur revanisinden birer dilim. Oturma odasının avluya bakan penceresinin yanındaki somyaya kuruluyoruz karşılıklı. Reklam saati fonda. Demirbank iyi günler diliyor. Karam’ın yağların güzeli olduğunu bir kez daha öğreniyoruz. Sonra o büyülü müzik başlıyor. Her notası tüylerimi diken diken eden:

Reklam kuşağının bu müzikle başlayan sponsorlu köşesinde tiyatrocular hüzünlü hayat hikayeleri seslendiriyorlar. Her seferinde soluksuz, yutkunmadan dinlediğim, gözlerimi dolduran hikayeler. Önümdeki revaniden aldığım lokma dilimle damağım arasında takılı, dinliyorum.

“Şimdi İçimizden Biri” diyor radyodaki spiker kadın.

Kategoriler:Müzikli Anılarım

Sezen Aksu – Biliyorsun

Temmuz 21, 2011 1 yorum

İki ay önce bir mesaj aldım ondan Facebook’da. “Yazın İstanbul’a gidiyormuşsun. Ben de aynı zamanlarda bir konferans için ordayım. Ne dersin?” Ne diyecektim! Söyleyecek güzel tek kelime yok aklımda. “Görüşmeyelim” diye cevap verdim.

Bir yıl oldu ayrılalı. 10 aydır da ne yüzyüze görüştük, ne telefonda. Ayrı şehirlerde yaşıyoruz, ayrı zaman dilimlerinde. Yaralarımın kapanmasını kolaylaştırdı gün batışını, ay ondördünü paylaşmamak. Bugün aynı şehirdeyiz. Şu geçtiğim sokaktan o da bu sabah geçmiş olabilir, belki de akşamüstü geçecek. Of!

San Francisco’dan Türkiye’yi gezmeye gelmiş arkadaşlarımla Taksim’deyiz. Gündüz Sultanahmet civarlarında takıldık. İstanbul “gay life”i görmezsek hep beraber, olmaz. Bir iki bilen arkadaşa danışıyorum: “Nerelere gidilir bir Cumartesi gecesi?” Bir rota çiziliyor Tünel’den Sıraselviler’e doğru.

Gece 11 suları bir uçtan başlıyoruz. Gerginim. Bu turistik mekanlar, bu barlar “ismi lazım değil”le karşılaşma ihtimalimi artırıyor. Yüreğim ağzımda. Neyse! Koca şehir İstanbul… Saat iki gibi İstiklal’in girişindeki bir bardan çıkıyoruz. Son bir durak kalmış uğranacak. Arkadaşlar kararsızlar “Acaba otele mi dönsek?” “Turumuzu tamamlamadan göndermem” diyorum yarı şaka yarı ciddi. “Bir yarım saatliğine de olsa gidelim Tekyön’e”.

Tekyön denilen yer hangar misali. Gümbür gümbür çalan Türk pop nameleri caddeye dökülmüş. İçerisi çaka çaka dolu. İnsan selinin içine dalmadan arkadaşlarıma dönüp “Bu cümbüşte birbirimizi kaybedersek, otelinize nasıl gideceğinizi biliyorsunuz di mi?” diye soruyorum. Otelin onlara verdiği adresli, haritali kartı gösteriyorlar.

Boy boy, çeşit çeşit insanla dolu bar. Yerlisi yabancısıyla karışmış dans pistinde. Bir “eller havaya” coşkusu içinde herkes. Pistin diğer yanına gidelim diye işaret ediyorum bizimkilere. Yarmaya çalışıyoruz danseden kendinden geçmiş ter ve alkol yığınını. Loş ışıkta zar zor seçilen başlar, omuzlar arasında gün boyu korktuğum çıkageliyor. Karşımda Fred. Tek başına. Göz göze geliyoruz. “Özgür” diyor inanamaz ama rahatlamış bakışlarla. Sersemce yığılıveriyorum kucağına.

O tanıdık, kulağımı okşayan Amerikan aksanıyla “Özgür” diyor tekrar. Görüşmeyelim demiştim ama madem karşılaşıldı konuşalım. Arkadaşlarıma “Sabah sizi ararım” diyorum. Böyle bir olasılıktan daha önce haberdar ettiğimden “Merak etme” deyip kalabalığa karışıyorlar. Tutuyorum elinden Fred’in, hengameden sıyrılıyoruz caddeye.

Taksim Simit Sarayının ikinci katında oturuyoruz üç saat. Gecenin o saatinde açık, sakince konuşabileceğimiz tek yer. Alabildiğine susuyoruz karşılıklı. Altı yıl derinliklerine bakmaya alıştığım gri-mavi gözleri yeniden görmenin garip hüznü var içimde. Nerdeyse durmaksızın ağlıyor. “Seni çok özlüyorum” diyor bazı, başka bir şey demiyor. Ben bir terapist mesafesinde, korunmaya çalışıyorum bu yaralı insanın sağnağında: “Ağlamak iyi gelecektir sana”. Metanet denen tek kişilik bir oyun.

Gün ağarıyor. Söylenecek söz kalmadığı belli. “Artık kalkalım” diyorum. Gözleri kızarmış, şişmiş zaten. “Ben İstanbul’dan ayrılmadan önce” diye soruyor duraksayarak “bir daha buluşalım mı?” “Tekrar ağlamanı seyredemem,” diyebiliyorum ancak.

Son bir kez sarılıyorum ona Taksim meydanının ortasında. Kulağına fısıldıyorum ıslak yanaklarından öpüp “Bir yıl önce yüzyüze ayrılamamıştık. Bugüne kısmetmiş”. Sırtımı dönerek hızlı adımlarla uzaklaşıyorum. Yol kenarında bir taksiye biniyorum geriye bakmadan. Bakamadan. “Ortaköy’e lütfen”. Radyosu açık. Ben arka koltuğa yerleşirken bir şarkı bitmis yenice, sonraki öncesi sessiz beklenti. O anda çalabilecek binlerce şarkı var. Ve onca şarkı içinden en son duymak isteyeceğim başlıyor:

Saatlerdir tuttuğum hıçkırık öyle güçlü çıkıyor ki taksi şoförü dönüp “Abi, iyi misin?” diyor şaşkın gözlerle. “Sesini biraz daha açarsanız iyi olur” diyorum yutkunup. Hüngür hüngürüm Ortaköy’e kadar.

Kategoriler:Müzikli Anılarım
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: